Oğlumun canı ne zaman acısa yanıma gelir. “Anne, buraya yara bandı…” Gerçekten bir yeri yaralanmıştır, bazen de ortada görünür bir yara bile yoktur. Ama onun için fark etmez. Yara bandı varsa, acının da geçeceğine inanır. Ben de sorarım. Çünkü çocukken insan böyle inanır.

Bir yara vardır, üzerine yara bandı yapıştırırsın ve her şeyi biraz daha iyi olur. Sonra büyürüz. Ve nedense kalbimize de aynı şeyi yaparız.

Canımız yandığında hemen bir şeyle üzerini kapatırız. Bir insanla, bir işle, bir şarkıyla, bir gülüşle, bazen de “ben iyiyim. Diyerek…”

Oysa bazı yaralar görünmez. Bazen kalbimizin kanaması gibi. Kalen’in “Yara” şarkısı gibi. Bazı şarkılar dinlenmez, insanın içinde bir yere dokunur. Kendi yarana götürür seni. Üzerini örttüğün, adını koyamadığın, kimseye anlatamadığın yerlere…

Ve insan anlar: her yara bandı iyileştirmez. Belki de hayatımız boyunca yara bandı aramak yerine, yaralarımıza bakmayı öğrenmeliyiz. Çünkü her acının üzerini kapatmak, onu iyileştirmek değildir. Bazen yara bandını çıkarmak, yaranın hala orada olduğunu kabul etmektir. Ve belki iyileşmek; birinin gelip yaralarımızı kapatmasını beklemek değil, kendi yaralarımızı şefkatle dokunabilmektir. Çünkü insanın her zaman bir yara bandına değil, bazen sadece yarasının görüldüğünü ve anlaşıldığını bilmeye ihtiyacı vardır.