Shakespeare’in çok güzel bir sözü var: “Tacın taşıdığı baş rahat uyumaz.”
Çünkü her imkân bir imtihandır. Makam da öyle.
Makam yalnızca yetki değildir; karar vermektir, insanların hayatına dokunmaktır, bazen tek bir imzayla yüzlerce kişinin kaderine tesir etmektir.
Bu yüzden makamın büyüklüğü, insana sağladığı itibardan değil; taşıdığı sorumluluk ve vebalden gelir. Belki de asıl hata burada başlıyor.
Makamı bir emanet gibi değil, bir paye gibi görmeye başladığımız anda ölçü bozuluyor. Görevin ağırlığını değil görünürlüğünü, hesabını değil unvanını, hizmeti değil koltuğu konuşmaya başlıyoruz.
Oysa makam insanı büyüten bir süs değil; insanın karakterini ve adaletini sınayan bir yerdir.
Eskiler boşuna “ateşten gömlek” dememişler.
Hz. Ömer’e (r.a) kendisinden sonra oğlu Abdullah’ın halifelik için düşünülmesi söylendiğinde, verdiği cevap çok ağırdır:
“Bir evden bir kurban yeter.”
Üstelik Hz. Ömer (r.a), oğlunu halife seçilmemek şartıyla halife seçimi için kurulan şûraya dâhil eder.
Bu tavır, makamı bir imtiyaz değil, hesabı ağır bir emanet olarak gördüğünü açıkça gösterir.
Burada, cennetle müjdelenmiş ve adaletiyle nam salmış koskoca Hz. Ömer’in (r.a.) makam sevgisinden çok, makamın hesabına ve vebaline dair bir korkusu var.
Bugün ise çoğu zaman tam tersini görüyoruz.
Bir görev boşalıyor, birçok kişi kendisini o işe en uygun insan olarak görüyor. Sanki başka kimse yapamaz. Sanki o görev kendisi olmazsa sahipsiz kalacak.
Sanırsın herkes, hâşâ, Hz. Yusuf (a.s.).
Oysa Hz. Yusuf’un (a.s) “Beni ülkenin hazinelerine tayin et; çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim” sözünü, makamı çok istemiş gibi tek başına okuyamayız.
O sözün arkasında kuyu var, esaret var, iftira var, zindan var; sabır, bilgi, güvenilirlik ve sonunda gerçekten o işi taşıyabilecek bir birikim var.
Bugün ise bazen bunların hiçbiri yok ama “ÖZGÜVEN” gereğinden fazla var.
Bu görevlere gelecek veya bu görevleri isteyen insan kendisine tek bir soru sormalı:
“Ben bu görevi gerçekten en iyi yapacak kişi miyim, yoksa sadece o görevi ve görevin getirdiği statüyü mü istiyorum?”
İkisi aynı şey değil.
Kur’an’ın ölçüsü zaten yeterince açık:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
Burada kullanılan ifade bir tavsiye değil; namaz gibi, oruç gibi, domuz eti yememek gibi açık bir emirdir.
Ve bu emir yalnızca “görevi verenleri” ilgilendirmiyor.
Emanet senin önündeyse, karar senin elindeyse, hatta o makama kendin de talipsen; senden daha ehil biri varsa emaneti ona vermen gerektiğini söylüyor.
Ayet tam da burada insanın nefsine sınır koyuyor.
“Ben istiyorum” demek yetmez.
“Ben de yaparım” demek yetmez.
Senden daha iyi yapacak biri varsa, mesele artık senin isteğin değil; emanetin hakkıdır.
Ehliyet, o makama kimin geleceğini belirler. Fakat makamın imtihanı oraya gelmekle bitmez; asıl yük, oturduktan sonra başlar.
Bir insan belli bir makama geldiği andan itibaren artık yalnız kendisini temsil etmez.
Sözü daha fazla duyulur, davranışı daha fazla görülür, hayatı daha fazla örnek alınır.
Üstat Kadir Mısıroğlu şöyle derdi: “Halka mal olmuş kişinin özel hayatı olamaz.”
Bu, mahremiyetin ortadan kalkması demek değildir.
Ama bir gerçek değişmez:
Görünürlüğün arttıkça mesuliyetin de artar.
Dün yaptığın, bugün yaptığın ve yarın yapacağın şeyler artık yalnız sana ait davranışlar olarak okunmaz.
İnsanlar onları senin imzan gibi görür.
Bu yüzden makam yalnız oturduğun koltuğu değil, hayatını da ağırlaştırır.
Shakespeare’in “Tacın taşıdığı baş rahat uyumaz” sözü tam da burada anlam kazanıyor.
Makam rahat etmek için gidilecek yer değildir. Bilakis rahatının bozulacağı, gecesinin gündüzünün olmayacağı yerdir.
Daha dikkatli yaşaman gereken yerdir.
Daha çok hesaba çekileceğin yerdir.
Daha çok örnek olman gereken yerdir.
İnsan makama geldiğinde kendisini büyümüş değil, yükünü büyütmüş hissetmeli. Elbet bir gün oradan ayrılması gerektiğini bilmeli ve çevresini öyle yetiştirmeli.
Ama gel gör ki heyhat, gerçekte işler nasıl yürüyor.
Yıllar geçiyor, şartlar değişiyor, sonuçlar değişiyor; isimler değişmiyor.
Biri gidiyor, diğeri geliyor. Sonra o gidiyor, öteki geri geliyor.
Koskoca ilde, ili yöneten ve söz sahibi olan yirmi, bilemediniz otuz kişi.
Kazansalar da onlar.
Kaybetseler de onlar.
Sanki başka insan yok.
Yeni yüz yok.
Yeni fikir yok.
Çünkü sorumluluk verilerek yetiştirilen insan yok. O alanlar öylesine doldurulmuş ki kimsenin giremediği mi, yoksa girmek istemediği mi sorusunun muhasebesini size bırakıyorum.
Oysa bir şehrin gücü, aynı birkaç ismi sürekli döndürmesinde değil; yıllar sonrasını yetiştirebilmesindedir.
Yerine kimseyi hazırlamayan yönetici, görevinin bir bölümünü eksik yapmış demektir.
Evet, isimlerin tecrübesi çok önemlidir; ancak sürekli aynı isimleri döndürmek her zaman tecrübe değildir, bazen yalnızca yenilenememektir.
Üstelik bazen makam ısrarı insana saygınlık kazandırmak bir yana yıllar içinde biriktirdiği saygınlığı da tüketir.
Ve tam burada makamın son imtihanı başlar:
Zamanı geldiğinde kalkabiliyor veya yenilere yer açmak için ön plana çıkmaktan vazgeçebiliyor musun?
Çünkü makam senin kimliğin değildir. Görev biter. Unvan gider. İmza yetkisi sona erer. Ama karakterin ve arkanda bıraktığın iş kalır.
“Şunu belirtmekte fayda görüyorum: Burada bir kişiyi ya da kurumu değil, yıllardır birçok yapıda gördüğümüz bir alışkanlığı kastediyorum. Üzerine alınan varsa, belki mesele cümlede değil; kendine düşen paydadır.”
İnsan makamı gerçekten bir emanet olarak görüyorsa, oraya gelmeyi bildiği kadar oradan ayrılmayı da bilmeli; duran suyu akıtıp temizlemek için gerektiğinde kendisini dışarıda bırakmalı ve kendinden sonrakini yetiştirmeyi de görev saymalıdır.
Çünkü mesele koltuğu korumak değil, emaneti korumaktır.
Bu yüzden yazının sonunda kimseye “makam istemeyin” demiyorum.
Daha ağır bir şey söylüyorum:
Bir makam istiyorsanız veya o makamda oturuyorsanız önce oranın ağırlığını bilin.
Talip oluyorsanız hesabını göze alın.
Oturuyorsanız hakkını verin.
Yeni insan yetiştirin.
Çünkü makam bir zafer değildir. Bir mülk değildir.
BİR EMANETTİR.
Ve insan bazen şunu sormadan edemiyor:
Bu makam, unvan, etiket; artık adına her ne dersek diyelim, ekmek ve su kadar vazgeçilmez bir şey mi?
Sizce bizi insan kılan makam ya da ismimizin önündeki unvan mıdır?
O olmazsa yaşanmaz mı?
Sözümüz insana, hesabımız Allah’a. Selam ile.