Hayat daraldıkça insan sadeleşir. Maskeler düşer, geriye yalnızca gerçek benlik kalır.

Uzun yıllar önce tanık olduğum bir olay, bunu bana unutulmayacak şekilde gösterdi.

Bir ihale tartışması sırasında, gücünü makamından alan biri bir doktora öfkeyle bağırdı:

“Canını alırım!”

Fakat hayat, beklenmedik bir senaryo yazdı.

Kısa süre sonra aynı adam ağır bir hastalıkla, bu kez o doktorun karşısına hasta olarak çıktı.

Bir zamanlar tehditler savuran ses susmuştu. Gücün yerini çaresizlik almıştı.

İşte o an anladım:

İnsan, zamanı yenebildiğini sandığı sürece kibirli olur. Oysa zaman, en sert görüneni bile bir laboratuvar tüpünün başında sessizleştirebilir.

Son günlerine yaklaşmış birçok insan gördüm. Yüzlerindeki korkunun nedeni çoğu zaman ölüm değil, geride bıraktıkları pişmanlıklardı.

Yaratıcıdan af dilemeyi umuyorlardı. Ama asıl yük, incittikleri insanların vicdanlarında bıraktıkları izdi.

Bu yüzden mesele sadece uzun yaşamak değildir.

Ardında nasıl bir iz bıraktığındır.

Çünkü hayat, avuçlarımızda eriyen bir buz parçası gibidir.

Sonunda elimizde ne makam kalır ne servet.

Geriye yalnızca şu soru kalır:

Vicdanımızı, bize emanet edildiği kadar temiz geri verebildik mi?