Mezarlığın kenarından yürürken babaannemin çocukken anlattığı bir hikâye geldi aklıma.
Mısır’da büyük bir zat, ölüm döşeğinde şöyle demiş:
“Mısır’da benim gibi aziz biri yoktu. Ama şimdi anladım ki ortada hiçbir şey yokmuş. Cihanı yığdım, meyvesini yiyemedim. Şimdi hepsini bırakıp âciz bir fakir gibi gidiyorum.”
Babaannem hikâyenin sonunda hep aynı şeyi söylerdi:
“Evladım, taş ev de yapsan, altın da yığsan, cenazenin peşinden hiçbiri gelmez.”
Mezarlıkta yürürken bu söz yeniden dolaştı zihnimde.
Bir taşın önünde durdum. Kırık bir köşesi vardı, yosun tutmuştu. Üzerindeki tarih yüzyılı aşkın bir zaman öncesine aitti.
Kimdi?
Bilmiyordum.
Belki zengindi, belki itibarlıydı. Belki de adı hiç büyük harflerle yazılmamış sıradan bir insandı.
Şimdi geriye yalnızca bir tarih, çatlak bir taş ve rüzgârın taşıdığı sessizlik kalmıştı.
Elimi taşın üzerine koydum.
Soğuktu.
Yürümeye devam ettim.
Yeniyol’dan her geçtiğimde o taşı hatırlıyorum.
Adını bilmiyorum.
Ama hâlâ orada