Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen bir söz vardır:
Biz savaşı öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz.
Düşmanına benzemek için savaş meydanında olmak gerekmiyor. Bazen bir öfke, bir haksızlık, hatta incinmiş bir gurur bile yetiyor.
Bize bağırana daha yüksek sesle bağırıyor, bizi küçümseyeni küçümsüyor, hakkımızı yiyenin hakkını yemeyi adalet sayabiliyoruz.
Sonra kendimize hazır bir gerekçe buluyoruz:
Ama o da bana aynısını yaptı.
İşte sınırın yer değiştirdiği an budur.
Kötülük çoğu zaman hayatımıza büyük gürültülerle girmez. Küçük bir tavizle başlar. İlkinde vicdanımız rahatsız olur. İkincisinde biraz daha az. Sonra göz alışır, dil alışır, vicdan susar.
Bir zamanlar ayıpladığımız şeyi yaparken kendimizi bulabiliriz.
Ahlâkın gerçek sınavı da burada başlar: Her şey yolundayken değil; öfkelendiğimizde, güç elimize geçtiğinde, karşılık verme imkânımız olduğunda…
Çünkü insanın haklı olması, her yaptığını haklı kılmaz.
İnsan bazen mücadeleyi kazanır ama kendinden bir şey kaybeder.
Belki en ağır yenilgi de budur:
Karşımızdakini alt ederken, ona dönüşmek.