Kimsin diyerek beni kendine doğru döndürmeyi başarmış olacak ki birden arkamı dönerek ‘’ Hiç’’ dedim. Kollarımdan adeta beni kündeye yatıran bir güreşçi edasıyla hızlıca çekip yanı başına oturmamı gözleriyle emretti. Korkumdan, hiçbir şey demeden sessizce gözlerinin hizasına gelecek şekilde oturdum. Anlat dedi. Neyi anlatacağımı bile bilmeden buraya nasıl geldin diyerek beni soru yağmuruna tutmaya başladı. Vereceğim hiçbir cevabı tam olarak dinlemeden peşine yeni sorular soruyordu.

 

Çıplaktım, biraz üşüyor ve onun istediği cevapları vermeye çalışıyordum. Bazen kelimeler gırtlağımı sıkıyor, nefes almakta güçlük çekiyor, göğsümü hançerle ikiye yarmışlarcasına konuşmakta zorlanıyordum.

 

 

Neden Amazon Ormanlarındaki bir bambu ağacının üzerine düşen yağmur taneciği değilsin ya da Sina Çölündeki kum zerreciği? Neden insan olarak yaratılmanın verdiği yükümlülükleri yerine getirmedin? Şükrünü az, duanı eksik tuttun?

 

 

Neden ağladın, hiç gülmedin? Elindekiyle yetinmedin? Kalp kırdın, komşunun bahçesinden kendi bahçene sarkan dallardan yemişleri neden izinsiz yedin? Ellerin harama, gözlerin zinaya, dilin yalana neden gitti? Emanet edilene neden hıyanet ettin?

 

 

Ağlıyordum, sorulara cevap bulamıyor, öğretmeninden azar işiten öğrenci gibi kafamı kaldırıp yüzüne bakamıyordum. Ben dedim, iyi bir insanım, neşeliyim, karıncayı incitmekten korkarım, merhametliyim, doğruluğu savunur dürüst olmaya çalışırım. Karnım tokken bile bir yanımda hep açları düşünürüm. Yalan söylemem, kimsenin malında mülkünde gözüm olmaz, çalışkanımdır, üretmeyi severim, az da olsa elimdekini olmayanla paylaşırım…

 

 

Sus dedi, bunlar sana yeter mi sanıyorsun. İnandıklarını yapmalısın. Ağzında olup yüreğinde beslediklerini hayata geçirmedin ki sen…

 

 

Beni benden iyi tanıyordu. Hakkımda bu kadar çok şeyi biliyor olmasına, hatırlamadığım her şeyi sanki biraz önce yaşamışım gibi anlatmasına akıl erdiremiyordum. ‘’ANNEEEE!!!’’ diye bağırdım sonra. Beni anlayacak, yardımıma koşacaktı annem. Bekledim bir süre. Baktım ışıkların arasından süzülüp beni bulacak diye. Gelmez, gelemez dedi. Bu senin hesabındır. Kendi terazini kendin doldurdun, şimdi de sen tartacaksın.

 

 

Ağlamaya başladım. Yalan da söyleyemezdim. Ellerimden tutup beni kaldırdı. Savurdu rüzgara karşı. Rüzgarın içinden geçtim. Rüzgarın içinden geçerken kar yağdı , bir müddet sonra güneş açtı biraz sonra da kar yağdı. Tanrım bu da nedir böyle derken rükuda ağaçları, secdede nehirleri, kıyamda dağları gördüm. Ben hala rüzgarın içinde savrulurken yıldırımlar çoban çiçeklerinin üstüne düşüyordu. Elimle bir tanesini koparıp kalbimin üstüne koydum. Üşüyen bedenim birdenbire ısınmaya başlamıştı. Benim içimi ısıtan şeyin çoban çiçeği olduğunu anladıktan sonra tek dayanağım oymuşçasına daha bir sıkı tuttum. Ben tutmaya çalıştıkça çoban çiçeği benden kaçmak istercesine ellerime sarılıyor, yüreğimi incitiyordu. Bırakamazdım ki sadece ona güvenebiliyordum.

 

Rüzgar beni bir nehrin kenarına atıp gitti. Başımı nehre gömüp kana kana soğuk sularından içtim. Elimde, tuttuğum çoban çiçeği, aklımda biraz önce yaşadıklarım vardı. Burası neresi ve ben buranın neresindeydim?

 

 

Oktay… Oktay… Hadi kalk artık, işe gecikeceksin. Yine üstün açık yatmışsın…

 

ŞAİRLER ŞİİRLER

                

Turgut aşıktı Tomris’e

Nazım yanıktı Vera’ya

Hamit Makber’i yazdı Fatma’ya

Bedri Rahmi sevdasını sığdırdı Karadut’a 

 

 

Ben şair olamadım EY YAR

Getirip üç beş kelimeyi yan yana

Anlatamadım sana doya doya

 

 

Nasıl anlatılır bilmem ki

Ellerinin yumuşaklığı

Gözlerinin sıcaklığı

 

 

Onlar anlatsın benim yerime

Aşkı, Sevdayı, sevgiyi

Ben şiirlerdeki gibi seveyim

Olayım hem köle hem deli

 

 

Odam aşkınla tütsülensin

Saçların mısra mısra dağılsın

Bir Cemal gelsin yanımıza

Önce öpsün sonra doğursun bizi

 

 

Adın hece hece geceye yazılsın

Komşumuz Fahriye Abla seni kıskansın

Bir ay doğsun geceme

Ahmet Arifin prangaları paslansın

 

 

Onlara bir kağıt bir kalem yeter

Özlemi, aşkı yazsın

Ben yaşarım seni

Bana da sen lazımsın