Sömestr tatilinde olduğumuz bu günlerde benim için farklı bir yoğunluk vardı. Bu tatil sürecinin dört gününü Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hastanenin içinde geçirdim. Açıkçası bu dört günün böyle geçeceğini planlamamıştım. Hastamın seveni çoktu; yanında bekleyen, ilgilenen eksik olmadı. Bu nedenle bana düşen sorumluluk görece azdı. Ben de bu durumu bir avantaja çevirdim ve kendimi hastanenin ritmine bırakarak etrafı dikkatle gözlemleme fırsatı buldum. Koridorları, yüzleri, bekleyişleri, sessizlikleri ve gürültüleri… Kısacası hastanenin görünen ve görünmeyen yanlarını.

Daha hastanenin dışına adım attığınızda yoğunluk kendini hissettiriyor. Trafik neredeyse kilit, park yeri bulmak ayrı bir mücadele. İnsanlar araçlarını nereye bırakacaklarını düşünürken, bir yandan da içerde onları neyin beklediğini tahmin etmeye çalışıyor. O telaş, daha kapıdan girmeden insanın omuzlarına yükleniyor.

İçeri girdiğinizde ise bambaşka bir kalabalık karşılıyor sizi. Koridorlar dolu, banklar yetersiz, ayakta bekleyenler çok. Bu kalabalığın içinde bir düzen sağlamaya çalışan doktorlar, hemşireler, memurlar ve destek personeli var. Sürekli hareket hâlindeler. Bir odaya girip çıkan doktorlar, hastaları yetiştirmeye çalışan hemşireler, sorulara cevap vermeye uğraşan görevliler… İş yükü ağır, tempo yüksek.

Bu yoğunluğa rağmen bazı yüzlerde hiç eksilmeyen bir gülümseme var. Ne kadar yorulursa yorulsun, karşısındakini insan olarak gören, ses tonunu yumuşak tutmaya çalışan, bir “geçmiş olsun”u esirgemeyen sağlık çalışanları… Öte yandan, aynı yoğunluk içinde bıkkınlığı yüzüne yerleşmiş, yorgunluğu bakışlarından taşan insanlar da var. Onları da anlamaya çalışıyorum. Çünkü bu tempoya herkes aynı güçle dayanamayabiliyor.

Doktorların iyi niyeti çok açık. Hastalarına gerçekten yardımcı olmak istiyorlar. Ancak hasta sayısı fazla, zaman sınırlı. Bir hastaya ayırmaları gereken sürenin kısaldığını görmek insanı ister istemez düşündürüyor. Odalar, hastaları kaldırmakta yetersiz kalıyor; yatak sayısı ihtiyacı karşılamıyor. Sistem, büyük bir yükün altında ayakta durmaya çalışıyor.

Tüm bu koşulların ortasında en çarpıcı olan ise insan manzaraları. Kapıda hastasını bekleyen bir baba… Ameliyattan çıkacak yakını için saatlerdir bekleyen, elindeki tespihi hiç bırakmayan bir anne… Sabırsızlanan, sinirlenen, sesini yükselten insanlar olduğu gibi; sağduyusunu koruyan, başkasının acısına saygı gösteren, beklemeyi bilen insanlar da var. Aynı koridorda, çok farklı hikâyeler yan yana duruyor.

Bir de şifayı doğru yerde arayan insanlar var. Doktora güvenen, sabırla bekleyen, sürecin farkında olanlar… Her şeyin hemen olup bitmeyeceğini bilen, iyileşmenin bazen zaman, bazen tahammül istediğini kabullenen insanlar. Sorularını sormaktan çekinmeyen ama cevabı aldıktan sonra da sürece saygı duyanlar… Ne her gecikmeyi ihmal sayan ne de her aksaklığı kötü niyete yoranlar. Onlar, hastanenin kalabalığı içinde sessizce ama sağlam duran bir denge unsuru gibiler.

Bu insanların duruşunda bir teslimiyet değil, bilinç var. “Elimden geleni yaptım, şimdi uzmanına bırakıyorum” diyebilmenin olgunluğu… Belki de iyileşmenin ilk adımı tam olarak burada başlıyor: Doğru yerde, doğru insanlara güvenerek. Çünkü bazen ilaçtan önce güven, tedaviden önce sabır gerekiyor. Hastane koridorlarında bunu fark etmek, insana sadece sağlıkla değil, hayatla ilgili de önemli bir ders veriyor.

Dört günün sonunda hastaneden çıkarken şunu düşündüm: Hastaneler sadece bedenlerin değil, vicdanların da sınandığı yerler. Herkesin biraz daha anlayışa, biraz daha sabra ihtiyacı var. Sağlık çalışanlarının da, hastaların da, hasta yakınlarının da…

Bir öğretmen olarak şuna inanıyorum: Empati, sadece sınıfta değil, hayatın her alanında gerekli. Beyaz duvarların arasında en çok ihtiyaç duyulan şey bazen bir ilaç değil; biraz anlayış, biraz insanlık. Ve galiba hepimize düşen ortak görev şu: O kapıdan içeri girerken yükümüzü değil, yargılarımızı biraz dışarıda bırakabilmek.