Çoğu zaman iyiliği, içimizden geldiği ya da bize fayda sağladığı için yaparız. Oysa Kant, rahatsız edici bir soru sorar: Hislere veya çıkar hesabına dayanan bir eylem gerçekten ahlaki midir? Ona göre bir davranışı değerli kılan, sonuçları değil, ödev bilinciyle yapılmış olmasıdır. Yardım etmek iyi hissettirdiği için değil, doğru olduğu için yapıldığında ahlaki anlam kazanır.
Kant’ın faydacılığa itirazı burada başlar. Eylemleri sonuçlarına göre yargılayamayız; çünkü sonuçlar her zaman bizim kontrolümüzde değildir. Büyük bir bağışı reklam için yapanla, imkânı azken sessizce paylaşan arasındaki fark, eylemde değil, niyettedir. Ahlak, görünürde değil, iç yönelimde belirir.
Bu sessiz yasayı sınamanın ölçütü nettir: “Herkes benim yaptığımı yapsaydı dünya nasıl bir yer olurdu?” Yalanın yaygınlaştığı, sözlerin anlamsızlaştığı, insanların birbirini araç olarak gördüğü bir dünya yaşanabilir değildir. Evrenselleştirilemeyen bir davranış, ahlaki de değildir. Bu düşünce rahatsız edicidir; çünkü ahlakı esnek bir konfor alanı olmaktan çıkarıp, kişisel çıkarlardan bağımsız katı bir sorumluluğa dönüştürür.
İnsan onuru tam da burada ortaya çıkar: Kimsenin görmediği, ödülün ya da cezanın olmadığı anda, yalnızca aklına ve vicdanına hesap verebilmek. Modern hukuk ve insan hakları düşüncesi, büyük ölçüde bu zeminde yükselir. Ahlak, faydalı olmaktan önce onurlu olmayı talep eder.
Belki de özgürlük, sınırsızlıkta değil; insanın kendi koyduğu evrensel yasaya sadakatindedir.