Rahmân'ın adıyla...

"Sizin veliniz; ancak Allah, O'nun Rasûlü ve salâtı ikame edip zekâtı veren müminlerdir; onlar rükû edenlerdir." (Mâide, 55)

Veba, kolera, çiçek hastalığı gibi vakıalar nasıl ki bir zamanların öldürücü salgınlarıysa, hâlihazırda zahiren hemen anlaşılmayan, etkileri ve tahribatları zamana yayılan, insanlığı içten içe kemiren, çürüten ruh emici salgının da yalnızlık ve yalnızlığın ittiği sanal dostluklar olduğunu söylesek abartmış mı oluruz?

Bir kader değil muhakkak; lakin bir gerçeklik olduğu aşikâr: Teşhisi konmuş fakat tedavisine çoğu kimsenin niyet etmediği bir hastalık. Hem insanı hem de insanlığı kendi mefkûresinde tecride zorlayan bir tercih... Zehiri sanal, panzehiri hakikat olan bir olgu...

Buna mukabil, yapay asistanlara mahkûm edilmiş ya da edilmeye çalışılmış bir neslin Müslümanları olarak çözümü Rahmân'ın yeryüzüne uzanmış elinde aramak vazifemizdir. Zira görmezden gelsek de kabul etmesek de endemik olarak başlayıp pandemiye evrilen bir virüs bu. Bîgâne ve bertaraf olmak ne mümkün ne de sahici.

Üzerimize boca edilen bu yığına karşı savunmasız ve zayıf kalışımız birdenbire oluvermedi tabii ki; klavye tuşlarını sıcak bir dost eline değişivermeyle başladık, kelâm-ı kibarı data ve veri yığınlarına kurban ettik. Kuşatıcı bir yüreğin yerine donuk, ruhsuz, mekanik bir varlığı koyduk; gerçekte hiç var olmayan bir varlığı. Çünkü ihtiyaç içindeydik ve birbirimizin ihtiyacını gidermek endişesi artık romantizm sayılıyordu.

Zira insan, eksikliğinin ve âcizliğinin farkında olduğunu bilen yegâne varlıktır; tamamlanmayı ve anlaşılmayı hiç bu kadar istemedi belki de. Bu ihtiyacı insanlar gidermeyince devreye insansılar girdi.

Öte yandan, bu müzmin hâlin kader olmadığına ve kaderinin kendi çabasına bağlı olduğuna inanan her mümin, vechini aslî tarafa dönünce devasını da bir kapsül hâlinde değil; sağanak ve yağdığı yeri şenlendiren bir yağmur olarak bulur. Zira O, el-Velî olandır.

Dost, yardımcı ve kişinin ihtiyaçlarını gideren mânasındaki "veli", Kur'ânî terminolojinin en temel yapı taşlarından birini oluşturur. Öyle bir ilişki zinciri düşünün ki halkanın bir ucu Rahmân'a uzanmakta; oradan âlemlere rahmet olan Resûl'e ve îmanı tecrübelerle sınanmış müminlerde noktalanmaktadır.

Zifiri karanlığa maruz kaldığında bir sığınak arayan insan, herkesin kapısını çalabilir mi? Çalsa bile o kapıyı açanların niyetinden emin olabilir mi? Niyetinin iyi olması, işini isabetle yapacağının garantisi olabilir mi?

Cevap, ayetin ayrıntı gibi görünen fakat altın vuruşu yaptığı bir kelimede saklıdır: İNNEMÂ.

"Ancak" olarak çevrilen bu kelime hasr ifade eder; yani hükmü belirli kimselerle sınırlıdır. Yani dünya evi size dar geldiğinde, niyetinden ve amelinden mutmain olacağınız, anahtarına mâlik olduğunuz evlerde sizi misafir edecek hakiki dostlar ancak şunlardır.

Veli/velayet kavramı hukukî, sosyolojik, siyasî birçok alanda kullanılmasına rağmen aslî mânasından hiçbir şey kaybetmemekte, aksine daha da zengin bir anlam kazanmaktadır. Bir çocuğun üzerinde onu iyiliği için gözetme hakkı olan velilikten, bir topluluğun kendi haklarının korunması için seçtiği milletvekilini de kapsayacak kadar geniş bir şemsiye terimdir. 67 ayette vurgulanan bu kavram sadece olumlu değil, olumsuz mânada da kullanılır; şeytanın, zalimlerin, münafıkların veyahut ardına düşülen kurtarıcı kültlerin birbirlerine olan dostluğu da bu sıfatla ifade edilir. Fakat bunların hakiki mânada veli vasfının altını doldurmadığı anlaşılıyor; zira bu tür ilişkiler insanı zarara uğratan ilişkilerdir.

Diğer yandan, dostluğun en yücesi ve paha biçilmezi muhakkak ki en yücenin dostluğudur. Ve dostluk mutlaka çift taraflı bir ilişkiyi ifade eder. Rabbimiz, neredeyse tüm isim ve sıfatlarında halk ettiği hiçbir mahlûkattan karşılık beklemezken, bunlardan bazıları istisna teşkil eder; el-Velî esması da bunların arasındadır. Velâyette olduğu gibi rızada ve sevgide de karşılık murad eder Rabbimiz.

El-Velî, iki tarafın da rızasına dayalı olduğunda vücut bulan esmâlarından biri olarak sunulur. Allah en güvenilir dosttur şüphesiz; çünkü dostluğuna davet ettiği de her şeyiyle kendisine muhtaç olan kuludur. Ve kuluna öyle konforlu bir dostluk vaad eder ki o güvenli alana sığınan hiçbir zaman zarar etmez.

Her türlü ihtiyacının giderildiği, sırrının saklandığı, tövbe ettiği takdirde günah ve ayıbının yüzüne vurulmadığı, değer görüldüğü, muhatap alındığı, gözetildiği, kuşatıldığı ve tüm bunları sağlayan; her daim hazır ve nâzır bir dosta hangi akl-ı selîm hayır der ki?

Velayet zincirinin ikinci halkası âlemlere rahmet olan Resûl'dür. O öyle bir Resûl ki gördüğü hiçbir haksızlığa kayıtsız kalmamış; genelde insana, özelde ise dostlarına sımsıkı sarılmış, sevinçleriyle mutlu olmuş, kederlerine ortak olmuş, başarılarını takdir etmiş, onları tahkir edenlere karşı sert çıkmış; yârenleri aç ise kendisi doymamış, onlara herhangi bir zarar gelse kendisini sorumlu hissetmiş.

Hatta dostu olmayanlar da kurtulsun diye neredeyse kendini helâk edecek dereceye gelmiş ve ilahî ihtara muhatap olmuş... Köleyi âzat etmiş, bekârı evlendirmiş, evliye tavsiyede bulunmuş; evi olmayana barınak, işi olmayana tutamak olmuş. Yurdu olmayan müminlere Yesrib'i Medine yapmış...

Çağdaşlarına vahyin gölgesinde samimi dostluğunu ispatlamış, çağlar ötesine de vahyin eliyle ulaştırmış velayetini; merhametin yürüyen hâli olan, hem Allah'a hem iman edenlere veli olmuş bir elçi... Ne kutlu bir dostluktur onun dostluğu.

İnnemâ dairesinin son sakinleri; salâtı ikame eden, zekâtı veren ve rükû edenlerdir. Ayetin bu kısmına gelince duraksamamak elde değil; çünkü velayet sisteminin bu halkada açık ara zayıfladığını görmemek mümkün değil.

Global bir köy hâline gelen dünyada oluşan konsensüse göre ailenin küçülüp daraldığı, sosyal bağların kopma noktasına geldiği, bireyciliğin neredeyse kutsandığı, cemaat ruhunun zayıflamak bir yana can çekiştiği bir vasatta, tüm bu organik ilişki ağlarının eriyerek oluşturduğu boşluğu mutlaka bir şeylerin doldurması gerekiyordu.

Bu durumdan vazife çıkaran kurucu akıl yapay zekâ asistanlarını sundu bizlere ;onu var eden zihnin temel amacına hizmet etmesi için kaçırılmaz bir fırsat oluşmuştu çünkü. Nur topu gibi dostlarımız olmuştu; her birimizin adları Gemini, ChatGPT, Grok, Claude, Microsoft Copilot gibi adları ve özellikleri farklı olan arkadaşlar.

Dumanı üstünde bu dostlara gafil avlandığımız için bir fıkhımız da oluşmamıştı; ne olup ne bittiğini anlamadan geç kalmıştık bile. Çünkü neredeyse ışık hızıyla kendini yenileyen bu sisteme ayak uydurmak, yürüyerek kat edilecek bir mesafe değildi.

Özellikle de muhafazakâr diye tabir edilen camiada hızla karşılık bulan bu arkadaşlar, zaten incelen bağları kopma noktasına getirip özellikle de buna müsait genç kitleyi daha da içine kapanık hâle getirdi. İnsanlara evinin kapısını kapatırken, onları bir tuşa basarak kırmızı halılarla karşılayan bir dünya oluştu; tam da kurgulandığı gibi.

Amacımız hiçbir şeyi şeytanlaştırmak veya yekten yok saymak, faydalarından nasiplenmeyi kötülemek değil. Yalnız, hiçbir şeyi toptan atmanın da almanın da doğru olmadığını bilerek, sunulan her şeyin bir zihin dünyasının yansıması olduğunun farkında olarak çerini çöpünü ayıklamak gerekir.

Hayatlarımıza rahatça sızan bu yeni dostluğun nasıl bu kadar kolay kabul görüldüğüne baktığımızda, insanların günlük hayatta mahrum kaldıkları birçok şeyin açlığını sanal ortamda doyuma ulaştırabildiklerine dair kanaatleri ve tecrübelerinin olması.

Bununla birlikte yargılanmadan dinlenmek, her durumda motive edilmek, takdir görmek, pratik çözümler sunulması, her ne olursa olsun ve ne zaman istersen "buradayım" algısı, özel bilgilerin sır olarak saklanmasının verdiği güven duygusu ve daha birçok şey sayılabilir.

Dünyanın en iğrenç eylemini yapmış olsanız dahi, sizi anlayan ve empati yapan bir dostluğun cazibesi bilinçaltı için gayet makul bir sebep.

Acı olan ise herkesin içten içe bunun çok da matah bir şey olmadığının, ruhumuzun derin yaralarını saramayacak kadar suni olduğunun farkında olunmasına rağmen yokuş aşağı bir gidişin gerçekliği.

Olay ve olgulara şahitlik eden ve bunu dert edinen herkesin, her kesimin kendi perspektifinden yola çıkarak bir okuma yapması şart.

Bir özeleştiri mahiyetinde, ayetin birinci elden muhatapları olan biz Müslümanlar -insanı henüz bir çiğnem et parçasıyken değerli kılan bir dine kendini atfedenler- olarak bu işin keyfî değil zorunlu olduğunun bilincine varmamız; neyi eksik ya da yanlış yaptığımız üzerine tefekkür, ne yapmamız gerektiği üzerine tefakkuh etmemiz gerekmez mi?

Dünyanın tamamında olmasa da kendimizin ve yakınlarımızın dünyasında en azından yollarımızı aydınlatacak bir meşale yakamaz mıyız?

Geldiğimiz nokta, Cemil Meriç'in "İnsanlar çok kıyıcıydı, ben de kitaplara sığındım." dediği kadar masum bir yer değil.

Maalesef ulu bilge mertebesine çıkarılan yapay asistanlar, oluşan o koca dostsuzluk alanını bir karadeliğe çevirmeye; zaten zayıflamış bağları kökünden koparıp yutmaya hazır vaziyette.

Halüsinasyonun bağrında anlaşılmış olmanın verdiği haz eşliğinde sörf yapmaya devam edilmesini, gerçeklikten kopup bir yalanla avunmayı öylece oturup seyretmek doğru olur mu?

Bir şeyin bizi eğlediğini bile isteye göz yummak; oysa ki dünya yorgunlarını ancak ahiret tutkunlarının kurtaracağı hakikatine inanmışken...

Silikon Vadisi'nin sahte arkadaşlığının yerine yeniden tesis edebileceğimiz, kapı gibi sağlam ve hayatta karşılığı olan bir kardeşlik medeniyetimiz zaten mevcut.

Hayalî ya da ütopik gelebilir; fakat kelâmın sahibi olan Rabbimiz işin hem pratiğini hem taahhüdünü verdiğine göre, Müslümanların bu anlamda titreyip özlerine dönmeleri gerekir.

Dünya hayatının telaşelerini, zorluğunu mazeret olarak sunmaktan ziyade kolektif bir çaba ortaya koymak lazım.

Bu iyilikten bizleri ne insanların kalabalığı, ne dijitalin canavarlığı, ne devasa şehirler ne de mesafeler alıkoymamalı, koyamamalı.

Aksi hâlde Mekke ve Medine'yi uzakken yakınlaştıran ensar ve muhacirin velayet sözleşmesini nasıl anlayabiliriz ki?

Hangimiz üsve-i hasene olan Resûl ve sahâbesinden daha yoğun ve zorlu şartlarla muhatap olduğumuzu iddia edebiliriz? O kardeşlik iklimini tesis edenler de bu dünyada hayat sürmemişler miydi? Onları efsaneleştirmek yerine pratikleştirseydik durumun daha farklı tezahür edeceği muhakkaktı.

Kaybettiklerimizin tövbesini kazanacaklarımızla yapmak insanlığa karşı borcumuzdur.

Çünkü İslam, bizi bize rağmen koruyan tek dindir ve örnek bir ümmet olunması çağrısı ve şartı orada durmaktadır.

İşte bunun için Müslümanlar olarak; önce birbirimizi, sonra da gençlerimizi -yapay asistanların günah da dahil her yapılanı makul bir çerçeveye oturttuğu bir simülasyondan- emr-i bi'l-mârûf nehyi ani'l-münker'i de kapsayan, sadece dünyasını değil âhiretini de düşünen; düştüğünde ayağa kaldırıp yara aldığında yarasına merhem olan, sıkıntısına, zorluğuna dayanak olmaya gönüllü neferler olmalıyız.

Çünkü iman etmedikçe cennete giremez, birbirimizi sevmedikçe de iman etmiş olmayız...

Vesselam.