İnsan, kimliğini çoğu zaman sahip oldukları listesiyle kurar; parlak bir unvan, sergilenen bir yaşam, tanınmış bir markadan gelen itibar. Ancak bu listenin ne kadarı gerçekten size aittir? Ne kadarı yalnızca benimsediğiniz bir rolün kostümüdür?

Stoacı filozof Epiktetos'un yüzyıllar öncesinden gelen uyarısı keskindir: "Başkasına ait olan hiçbir şeyle gurur duyma." Onun "güzel at" örneği basit ama çarpıcıdır: Atın güzelliği atındır, sahibinin değil. Bugünün dünyası da bu gerçeği değiştirmemiştir. Bir unvanın saygınlığı kuruma, bir ürünün cazibesi tasarımcısına, pek çok başarının alkışı ise çoğunlukla şansa aittir. Bunlarla övünmek, size ait olmayan bir değeri ödünç alıp onunla aynaya bakmaktır.

Dış kaynaklarla tanımlanan bir benlik sürekli genişlemek ister; daha çok onay, daha büyük bir vitrin, daha yüksek bir basamak. Ancak bu genişleme, bir süre sonra doyum değil, yorgunluk getirir. Modern psikolojinin "hedonik adaptasyon" dediği bu döngüde, her yeni kazanım hızla sıradanlaşır; çünkü içeride onu taşıyacak bir zemin yoktur.

Belki de asıl soru şudur: Kendinizi iyi hissetmek için hâlâ dışarıdan gelecek bir işareti mi bekliyorsunuz, yoksa şu anda kontrolünüzde olan tek şeyle - bir düşünceyle, bir tavırla - ilişkinizi mi düzenliyorsunuz?