Acının ardından zihnimizi meşgul eden en temel seçim bu ikisi arasındadır. Hiç düşündük mü: Bizi en çok inciten kişiyle yeniden karşılaşsak ne yaparız? Sözlerimize çakılı kalmış bir öfkeyle mi yaklaşırız, yoksa sessizce dönüp kendi yolumuza mı yürürüz?
İntikam, insana en çabuk sunulan, en tatlı görünen tekliflerden biridir. Canımız yandığında içimizden bir ses yükselir: “O da yaşamalı bunu.” Peki ya bu ses bizi iyileştirir mi, yoksa içimizdeki yarayı daha da derinleştirir mi?
Hayat hepimize az ya da çok adaletsizlikler sunar: Bir dostun ihaneti, bir aile kırgınlığı, bir yabancının hoyratlığı… Ve içten içe şu zehirli mantrayı tekrarlarız: “Ben bunu hak etmedim; öyleyse o da huzur bulmasın.”
İşte tam da burada tehlikeli bir yanılgıya düşeriz. Çünkü bizi inciten biri yüzünden aslında kendimizi cezalandırmaya başlarız. Onun davranışının izini kendi benliğimizin merkezine kazırız. Oysa gerçek intikam, intikam almak değildir: İyileşmektir. Yolumuza devam etmektir. Mutlu olmaktır. Ve en önemlisi, bize haksızlık yapanın o karanlık sarmalında ona dönüşmemektir.
Asıl direniş budur: Ona benzememek, kendimizi ve değerlerimizi kaybetmemek, kendi iyiliğimizi korumak.
Bağışlamak bir zayıflık değil; ruhumuzu ağır yüklerden kurtarma, onu özgür kılma çabasıdır. Affetmek, yaşananları unutmak ya da onaylamak değildir; o anının artık bizi tanımlamasına, yön vermesine izin vermemektir.
Unutmayalım: Gerçek intikam, mutlu bir hayattır. Kendimizle barışmış, geçmişin zincirlerini kırmış, ileriye bakabilen bir hayat. Çünkü bazen savaşmamayı seçmek, en büyük savaşı kazanmak; sessiz kalmak, en anlamlı zaferi ilan etmektir.